|
Yazar Murat Çeri
|
|
Çarşamba, 30 Ocak 2008 |
|
Ben sekiz yaşında bir çocuğum… Gözlerim yeşil, gök daha bir mavi o zamanlar. Her yağmurdan sonra toprak bir başka kokuyor. Bilyelerim var kemikten; gazoz kapağına ve sigara kâğıdına oyunlar oynuyoruz. Yaşım sekiz. Kimse bilmiyor kümesten aşırdığım yumurtaların sarısını içtiğimi ve ben en çok süt içirmeye kalktıklarında kızıyorum. Ne zaman anlayacaklar, ben sütü sevmiyorum. Ben en çok akşam oturmalarını seviyorum. Köyümüze bir başka çöküyor karanlık; bütün cinler toplandı sanıyorum. Ebemin elinden tutuyorum, dedem yanımda; sokak lâmbalarına meydan okuyorum. Oturmaya komşuya gidiyoruz gecenin karanlığında. Ne güzel bir odada toplanıyoruz bütün bir aile bütün bir saadet. |
|
Devamını oku...
|
|
|
Yazar Murat Çeri
|
|
Çarşamba, 30 Ocak 2008 |
|
Her dört yılda bir denildiği üzere “Memleket son yirmi yılın en çetin kışını geçiriyor.” Sokaklarda kimsecikler görünmüyor. Toprakta iğreti duran kara kuru çalılar; yaprakları dökülmüş, dalları pamuk yüklü heybeleri andıran, artık gölgeliklerden çok, tüyleri kabarmış, vücudundan fırlamış, başını kanatları altında saklamaya çalışan kuşlara sığınak ağaçlardan ve yağlı vücutlarıyla salına salına yürüyen, soğuğa aldırış etmeyen, kuyruğunu sallayarak zemini yalayan rüzgarı alaya alan çoban köpeklerinden başka. Göz alabildiğine, düşünebildiğine uçsuz bucaksız beyazlık... Köpüklerden oluşmuş bir okyanus gibi. Öyle ki yeryüzü kendi kefenine bürünmüş sanki. Ortalıkta ölüm sessizliği var. Yalnız ve yalnız mezarlıkta bir kıpırtı, bir hareket, bir canlılık... Henüz on yaşındaki Umutçuk toprağa veriliyor. Şunun şurasında kaç senedir kendini biliyordu ki Umutçuk. Seviyor, özlüyor, istiyor, kızıyor, ağlıyordu. Belki küçük yüreği normalinden hızlı hiç atmamıştı. Belki hiç kavga edip üzerinde çamurlarla eve gelmemiş, annesinden bunun için azar işitmemişti. |
|
Devamını oku...
|
|
|
BENİM HİÇ BİR ŞEY UMURUMDA DEĞİL |
|
|
|
|
Yazar Ekrem Özdemir
|
|
Salı, 06 Kasım 2007 |
Ne istediğimi biliyorum. Fakat nasıl isteyeceğimi bilmiyorum. Kalbimin haritasını çizemedim. Pusulam yok, öfkeliyim. Kendime ulaşamıyorum.
Ne garip! İnsan parçalandı galiba. Biraz liberal, biraz demokrat, biraz da müslüman sanki. Bir yanı Zen ustalarının çekiçleri altında örselenirken, bir yanı büyük insanlık idealini konuşuyor. Çağı yakalayamadı bir türlü. Kiliseyle köprüleri atan burjuvanın yeni dini, insanlık adına insandan vazgeçmeyi öneriyor ona. “Hümanizma avrupalı için kaybettiği dinlerin, yıktığı inançların yerini alan bir put… bir aydın hastalığı ama kimse bu izmin hudutlarını çizemiyor.” Çocukları gözü önünde asılmış bir anneyi andırıyor halimiz. “Hangi çeşmeden su içsem bulanık / hangi çiçeği koklasam zehirli.”
“Upanişad ‘Tanrısın’ diyor insana, Freud, ‘İtsin’ diyor. Hangisi haklı?” Yolların en hayırlısı ortayol mu gerçekten? Necâtımız kalbin günde yetmiş kere değişmesine mi bağlı? “Çağdaş serüvenler adına” neleri sineye çekmedi ki bu toprak! “Çağdaşlaşmak, rezil, karanlık, kaypak bir kavram” diyor Cemil Meriç. “Rezil, çünkü tehlikesiz, masum, tarafsız bir görünüşü var.” Yatak odamıza kadar giren bu şempanze ne istiyor bizden? Nasıl seviştiğimi bile gösterdim sana, nedir daha beklediğin? “Hippilik mi, bürokrasi mi, atom bombası imal etme gücü mü? "Olmuyor işte, görmüyor musun? Yıkıcı olmayı beceremiyorum. |
|
Devamını oku...
|
|
|
Yazar Hasan Kara
|
|
Perşembe, 01 Kasım 2007 |
Sustum...
Bir daha konuşmamak üzere...
Daha evvelden bakılmaya kıyılmayan gözlere...
Balıkçıların her seherde yakamozları gözlediği denizlere...
And içip sukûta ve ahd edip sözlere...
İncire, zeytine ve Tur-i Sîna'ya...
Bir şehidin ardından ağlayan anaya...
Çaresizlik içinde kıvranılarak edilen duaya...
Bir muştu niyetine yarılan güneşe ve aya...
Sukûtun kâr olduğu Sıdret'ül Münteha'ya...
Kasem edip yaratılan zamana...
Dağların yürütüldüğü an'a...
Diyetimi ödeyip elif ve be'ye...
Kapanıp seccadeye ve dönüp yüzümü Kabe'ye...
Rahmetine sarıldım Elif diye...
Ağladıkça sustum, sustukça ağladım... |
|
Devamını oku...
|
|
|
Yazar Zeynep Şahin
|
|
Salı, 31 Temmuz 2007 |
|
Beyaz mıydı bu her şeyi içine alan, bütün renkleri içinde barındıran, yoksa siyah mıydı her yeri kaplayan, içinde neler neler barındıran? Değildi, ikisi de değildi ne yazık ki. Düşünmekten korkarak, sessizce, usulca zihninden geçirdi: yoksa gri miydi bu renk? Boğazında bir şeyin düğümlendiğini hissetti. Yine her zaman olduğu gibi her şey hızlanmaya başladı. Bulutlar gökyüzünde daha hızlı hareket etmeye başladı yine; zaten güçlükle görünen güneş daha hızlı batmaya, insanlar, arabalar daha hızlı gelip geçmeye; rüzgar daha hızlı esmeye; göz kapakları daha hızlı açılıp kapanmaya… Yine aynı sahneler ve birden yine o baş dönmesi, yavaşlayan, hatta artık kıpırdamayan bulutlar, güneş, insanlar, arabalar, rüzgar, göz kapakları, nefes alış verişi… |
|
Devamını oku...
|
|
|