|
- Muammer Bey, sizinle sohbet etmek çok güzeldi, teşekkürler. Anılarınız gazetemizde yayınlandığı zaman, sizin gibi vakt-i zamanında meşhur olan bir hâkimin hâtırâları, çok ilgi uyandıracaktır.
- Ben teşekkür ediyorum.
- Aaa! Az kalsın unutuyordum! Acaba baktığınız bunca ünlü dâvâ arasında sizi en çok etkileyeni hangisiydi? Kusura bakmayın bu soruyu en başta sormam gerekirdi aslında.
- Önemli değil. Aslına bakarsanız, benim için, bahsettiğiniz bu medyatik dâvâlar işimin bir parçasından başka bir şey değildi. Üzerimde hiçbir etki bırakmadı diyebilirim. Yalnız öyle bir dâvânın hâkimliğini yaptım ki o dâvâyı asla unutamam. Kayıtlarını da hâlâ saklarım.
- Bakın bu çok ilginç. Doğrusu görmek isterdim.
- Kalkıyordunuz, eğer vaktiniz varsa sizin için okuyabilirim.
- Lütfen, çok memnun olurum.
- Peki öyleyse. Lâkin benden okuyacaklarım bitinceye kadar îzâhât istemeyin lütfen.
- Siz nasıl isterseniz.
ÖLEN GENCİN EVİNDE BULUNAN FARKLI ZAMANLARA ÂİT OLDUĞU ANLAŞILAN ÜÇ KÂĞIT PARÇASINDAN İLKİNDE YAZANLAR:
Tiksiniyorum Tiksiniyorum Tiksiniyorum. Bütün derecelendirmelerden, kısıtlamalardan, tabulardan, kıstaslardan, şekillerden, biçimlerden, kanunlardan, prosedürlerden, en küçüğünden en büyüğüne, en basitinden en gerekli görünenine kadar hepsinden ama hepsinden… Beni daha üç-dört yaşımda iken kimi daha çok seviyorsun, ne kadar seviyorsun sorularıyla, hayâl gücümün elverdiği ölçüde, daha o yaştan derecelendirmeye, sınıflandırmaya alıştıran; hayatımı kendilerinin belirlediği ölçülerle sürdürmemi isteyen, benim oğlum doktor olacak diye diye beni doktorluk eden; her bayramda arkalarından sövdükleri insanları evlerinde ağırlayarak, onlara ihtimam gösteren; beni hiç tanımadığım, hiç görmediğim, belki de bir daha hiç göremeyeceğim insanların, en çok kullandığı organı olduğu için en çok pis olması gereken ellerini öpmeye zorlayan; her insan kadar insan, her insan gibi ikiyüzlü anne babamdan, en büyük kusuru dâimâ haklı olması olan ve her dâim karşıma bir ölçü olarak heykelleştirilen; dünyayı burnunun üstündeki gözlüğünün o dikdörtgen çerçevesinden gören âbimden ve ona küçük geldiği için benim giymek zorunda olduğum bütün giysilerinden…
Bütün yalanlardan, riyâkârlıklardan, ucuzluklardan, âdîliklerden; para denilen o lânet kâğıt parçasından, onu kazanmak için uğraşan tüm meslek kümelerinden; her ağzını açışında çürük malının kalitesi için yemin eden esnaftan; ameliyatta kan kaybı nedeniyle masada bıraktığı hastasının arkasından öyle paydosunda fıkra ve kahkahalar arasında ağız şapırtılarıyla bol ketçaplı big menüsünü yiyen, hastaya el dahi sürmeden reçete yazabilen doktora; özür dilemek ve ricâ etmek kendisine yeniden yaratılmak gibi zor gelen; faturasını yatırmak için gittiği bankada çoğu zaman insanların tepkisinden çekindiği için üfleye püfleye sıraya geçen asabî görünüşlü askerden; kendisine has kendisine özel hiçbir orijinalite, fikir ve düşünce altyapısı olmadığı halde asistanı bulunduğu hocaya teslimiyet, kendi dalında verilmiş eserlerden kırpma ilimle yükselen tekerleme ezbercisi profesöre; dört yıl boyunca ceza almadan nasıl suç işlenilirin öğrenimini gören yasal soyguncu sıfatındaki avukattan; sabah elinde sefer tası işe gitmenin, akşam gazeteye sardığı ekmeğiyle eve dönmenin telâşındaki selâmı dosya arasında alan memura, anne babasının onu inşâsı sırasında temelini sağlam atmaması sebebiyle bütün yapılarında eksik malzeme kullanan müteahhidinden, âile büyüklerinin kabrini ve seçim bölgesini beş yılda bir ziyâret eden, parmak hesâbı kadar kıymeti olan mebusuna; yaptığı işi tavukların yem toplama telâşında ve basitliğinde yapan; cemaatindeki insanların canlarını değil de ancak bir kalıp halindeki bedenlerini yıkayıp temizleyebilen hamamcı tellağı imamına kadar…
Şu yazı denilen lekeler ilk bulunduğundan bugüne değin uydurulan ilim kalabalığının anası olup; binlerce kişinin elinden geçmiş olan, bulmanın değil kaybetmenin; aramanın değil sormanın; ispatlamanın değil çürütmenin; soruya soruyla karşılık vermenin, âlemi velveleye, karışıklığa boğmanın adı olan doyumsuz felsefeden, yüzyıllardır sayıların kerâmetini kanıtlamaya uğraşan, evreni ve yeryüzünü onlarla kayıt altında tutmaya çalışan şekilci, sıfır yüzlü insanların uğraşı olan matematiğe, kelimelerin verdiği bıkkınlık ve âcizlik yetmiyormuş gibi bir de onlar üzerinde ameliyat yapan kelime cerrahının o geri kafalı gramerinden fareleri, kurbağaları iş ahlâkıyla canlı canlı kesip biçen, insanların rahat rahat ölmesini sağlayan tıbbiyeye, mânâ denilen şeyin harem ağalığını, kelimelerin cambazlığını yapıp hayâl âleminde yaşayan, gerçek hayatla yüzleşmekten korkan şâirine edebiyatçısına, gökyüzünü insanların merâkını gidermek için kullanan falcı astronomiye, kimyâsını kaybetmiş kimyânın bakırı altın etme hayâlinden, her istediğini söylettirmek için her istediğini yazan masa başı tarihine…
Varoluş tarihi boyunca insanlığı peşinden sürüklemiş, hepsi bir kurtuluş nizâmı olduğunu iddiâ eden, her biri adına deve yükü kitapların yazıldığı, salyaların köpürtüldüğü, kanların akıtıldığı, canların alındığı bütün –izmlerden –istlerden –ojilerden –cılardan inanç bezirgânlarından…
Ve sizden! Sokakları dolduran boş kalabalıklar! Sizden! Bir boyacı çocuk kadar bile bilinmeyene özlem duymayan, hiçbir fikrin bağımlısı olmayıp her fikrin etkisinde kalan ve birini kabul ettikten sonra da onu zekâsıyla savunamadığı için inadıyla destekleyen, tapındığı kıymetlere âit alâkalar husûsunda ödün vermeyen, bir yüzü tiryâkiliğe kadar; diğer yüzü nefrete kadar varan bir bıkkınlık hâli içindeki med-cezir toplumu, serî üretim malları! Sizden! Ve kendimden… Bir mum ışığında duvarda dalgalanan gölgem, cinnet geçirmeme neden olan düşünceler, fikirler… Her harfi beni boğan kelimeler, masamda dünden kalma elma kabukları, karşımda duran aynada yarı karanlık gördüğüm; çizgilerinin biraz daha derinleştiği, gözaltı torbalarının koyulaştığı şu ablak yüzlü surattan; kendimden tiksiniyorum.
Ben ki; insanların, kendilerinde bulunan kötü sıfatlardan duyduğu rahatsızlığı giderebilmek için, görüntüde kalan yönlerini izâle etmeye çalışmasına benzer; bir fâhişenin her an banyo ihtiyâcı duyup rûhundaki kirliliği bedeniyle temizlemeye uğraşması; bir kadının çantasını kapkaççının çaldığını gören bir diğer hırsızın kapkaççının peşinden koşarak onu yakalayıp çantayı kadına teslim etmesi veya oturduğu mahallede çok dürüst, emânete hıyânet etmeyecek biri olarak görülmesi, böyle davranması, bir dolandırıcının öksüzlere, yetimlere açlara yardım eden vakıflara bağışlarda bulunması gibi ben de içimin zehrini, kinimi, usancımı kâğıtlara kusarak tiksintime kendimce haklı nedenler ortaya koyup bir nevî günah çıkarmış olmuyor muyum? Ah! Ben de bir sefil değil miyim? Evet evet hem de herkesten daha çok. Kendi kusurlarını görmeyip başkalarının kusurlarını gören bir sefil… Ne olurdu şimdi uykunun meçhûlüne dalabilseydim! Kendimi bilinmezin, bilmeyişin, duymayışın o esrarlı hazzına bırakabilseydim. Gözlerimden kan fışkıran ve daralan rûhumla sıkıla sıkıla bir yumak hâline geldiğim şu saatte, marazî düşüncelerle boğuşmak yerine bir hamalın saâdetine erişebilseydim. Bu anda uykusunu yarım etmiş, yastığından en güzel aşk ninnileri dinleyen bir hamalın…
Oof! Oooof! Başım! Yine saldırıya uğruyorum. Yine damarlarımda kan yerine isyan geziniyor. Yine midem bulanıyor. Yine haykırmam lazım! Doğan güne, yok olan geceye, anneme, babama, sokakları dolduran bütün insanlara; bütün fikirlere; bütün perestlere; zerrelerinde hissettiği suçluluk duygusuyla birbirlerinin gözlerine bakamayan bu şehrin kurşun askerlerine; bu dünyaya; kupalara, madalyalara; bu yazdıklarıma; uykuya uyanıklığa; tiksintiye, âhenge, nizâma, lânete ve bana… Hep bana… Yalnız bana… Lânet Olsun…
ÖLEN GENCİN EVİNDE BULUNAN FARKLI ZAMANLARA ÂİT OLDUĞU ANLAŞILAN ÜÇ KÂĞIT PARÇASINDAN İKİNCİSİNDE YAZANLAR:
O gün de hayatımızın taksimâtında geçen her güne benzeyen günlerden biriydi. Ben her zamanki gibi mâzeretsiz bir şekilde randevumuza geç kalmış; hiçbir şey olmamış gibi davranmıştım. Sen yine özel günler için diktirdiğin o göz alan beyaz elbiseni giymiş; ayağına, incecik ayak bileklerini daha da ince gösteren bir sandalet geçirmiştin. Elinde de hiç düşürmediğin parlak pullu el çantanı taşıyordun. Bana her bakışında gözlerin gülüyor; beni kızdırmamak için bir tavşan kadar ürkek davranıyordun. Ben sustukça başını önüne eğiyor; buklelerin yüzüne düşüyordu. Dudaklarımı kımıldattıkça içime düşercesine bana bakıyor; söyleyeceğim herhangi bir sevgi sözcüğü için bakışlarınla sanki: “Her şeyi fedâ edebilirim,” diyordun. Sözde sırılsıklam âşıktın… Hem de sırılsıklam bir deliye.
“Sana önemli bir şey söyleyeceğim.” demiştim. Onun için buradaydık. Sessizliğim devam ettikçe sinirlerin geriliyor; ağzına aldığın sigarayı yakamaz hale geliyordun. Ne kadar istiyordun kim bilir bir kere olsun ağız kenarıyla da olsa seni seviyorum sözünü benden duymayı. Ne kadar arzuluyordun “Sen olmazsan ben yaşayamam!” dememi. Bense oralı bile değildim. Senin her an daha da gerildiğini, asabîleştiğini gördükçe, avını yakaladıktan sonra parçalamak yerine yavaş yavaş ölümünü seyreden tok bir aslanın zevki içindeydim. Senin gibi aşkın mücâdelesini değil; mücâdelenin aşkını yaşıyordum. Ve dudaklarımdaki o çizgilerin şeytânî ifâdesini gördün. Sonra bütün kadınların yegâne silahı olan gözyaşına başvurup benden tesellî bekledin… Bekledin… Bekledin… Ben, hareketsizliğin hareketi içinde sana küçümseyen gözlerle bakıyordum. Sense o bakışların altında eziliyordun. Ezilecektin de. O bakışlardan anlayamadığın şeyi şimdi söylüyorum işte. “Ne seninle ne de senle yaşayamam, yaşayamıyorum. Sen benim için bir kadınsın sadece. Yegâne silahı dişiliği ve gözyaşı olan, erkekliğimi tatmin ettiğim bir cisim, bir madde. Belki diğerlerinden farklı olarak kendisine bedel ödemediğim ve dişiliğinden öte de bütün benliğini bana teslim etmeye kalkan bir varlık. Anla beni! Buna muhtaç değilim. Ama senin muhtaç olduğun anlama kudretini kazanabilmen için anla. Anla ki ben aşka inanmıyorum. Aşk için söylenenlere, yaşadığını iddiâ edenlere. Hangi âşık sevdiğinin cinsel yönünü tamamen unutabiliyor? Kavuşan âşıkların hangisinin sonu yatakta bitmiyor? Sevip evlenenler bir ömür boyu birbirlerini seyredip aşk nağmeleri mi söylüyorlar? Aşklarının dayanılmazlığından, şiddetinden, acısından mı bahsediyorlar? Seven sevdiğinin başkasına gitmemesini niçin istiyor? Onda gördüğü güzelliğin kendisinin malı; yalnız kendisinin malı olmasını, tatmin oluncaya kadar o güzellikten faydalanmayı arzuladığı için. Mâdem bu kadar çok âşık var ortada: niçin gazetelerin sayfaları bir zamanlar birbirlerine aşk yeminleri eden sevgililerin boşanma haberleriyle, şiddetli geçimsizlikten dolayı birbirlerini öldürmeye kalkan evli insanlarla, nafaka dâvâlarının yüksek meblağlarıyla dolu? Yine her şey dönüp dolaşıp şehvetimizle arzuladığımız varlıkları bir tutkuya dönüştürmemize ve onları elde ettikten sonra tatmin olup başımızdan atma gayretine dayanıyor? Bugün neden aşk denilince akla hemen Leylâ-Mecnûn, Ferhat-Şirin, Kerem-Aslı geliyor? Çünkü onlar bütün arzularına, tutkularına rağmen işi nihâyetinde; yani yatakta bitirmediler, bitiremediler. Ve bu tutkularının körelttiği akılla etrafta dîvâne olup dolaştılar. Veya öldüler. Zamanla da birer aşk kahramanı haline geldiler. Eğer aşk, devamlı bir hasret, devamlı bir hicrân hâli olsaydı inanabilirdim. Ama değil işte. Anla ki ben her insan tarafından kabul edilen, varlığının şartlarına göre yaşanılan duygulardan yoksunum. Ve hepsinde bir maraz görmekteyim. Adına vefâ dedikleri; arkadaş olduklarını iddiâ eden kimselerin birbirlerini arayıp sormalarına ben, ya işim düşersecilik diyorum. Bu vefâyı doğuran arkadaşlık da zaten başlı başına insanın âcizliğinden doğan bir güç birliği deklerasyonu ve birbirlerinin menfaatleri doğrultusundaki uyum yasaları olduğunu söylüyorum. Acımak, vicdan ve merhamet ise insanın zayıf yönüne hitap eden bir sömürü değil de nedir? İyilik, her kapanın elinde kalan, cinayet işleyenin de, bir çocuğu dünyaya getirenin de, bir ülkeyi yok edenin de, yeniden bir ülke kuranın da, insanların gözüne baka baka yapılan her şeyin altında yatan iki yüzlü duygu. Sevgi! Zaten ona inanıyor olsaydım bu kadar safsataya ne lüzum kalırdı? Anla ki senden bir kadın olarak alacağımı almış olmamdan öte de bana verebileceğin, benim kabul edebileceğim hiçbir şeyin yok. Hâlim, hareketim, bakışlarım, sana daha nasıl îzahât verebilir?”
Sen orada, öylece, o küçümseyen bir çift gözün kibirli kıvılcımları altında ezilmekteydin. Ezilecektin de. Sonra imdâdına çalan telefonum yetişti. Arayan âbimdi. Bu sefer ses tonu her zamanki bilmiş edâsını takınmamıştı. Yutkunuyor; nefesi tıkanıyordu. Bir ara kesik kesik hıçkırdığını bile duydum. Bense her telefon konuşmamda olduğu gibi tek kelimelik cevaplarla karşılık veriyordum. O daha fazla konuşamadı, telefonu kapattı. Ve ben bir kahkaha koyuverdim. Sen, hem o bakışlardan kurtulduğun için sevinçliydin, hem bu ânî kahkaha karşısında şaşkın. Ne olduğunu sormaya cesâret de edemiyordun. Neyse ki merâkını masayı toplayan garson giderdi. Bu neşeli hâlimi görüp biraz daha fazla bahşiş koparmak ümîdiyle bana sevecen görünmeye çalışarak: “Beyefendi gâlibâ sizi neşelendiren bir haber aldınız…” dedi. Sen de merakla bana bakıyordun. Ben “Evet” dedim. Garsonun cebine umduğu bahşişi sıkıştırırken “Evet, annem ölmüş, âbim de hıçkıra hıçkıra ağlıyor.” Ortaya buz gibi düşen bu sözle birlikte masada müthiş bir sessizlik… Biraz önceki meraklı bakışlar şimdi yerini bir tiksintiye bırakmıştı. Garsonun rengi atmış; bön bön bana bakıyor, sense ağzını ve mideni tutuyordun. Koşarak lavaboya gittin. Garson alelacele boşları topladı ve masadan ayrıldı. Sen lavabodan döndüğünde artık gitmemiz gerektiğini söylüyordun. Bu hâlinle senelerdir ilk defa seni kendime yakın bulmuştum. İlk defa beni biraz olsun anladığını düşünüyordum. Duyduğumu duyduğunu, hissettiğimi hissettiğini… Hesâbı ödemiş çıkıyorduk ki arkamızdan o garson yetişti. Elinde cebine sıkıştırdığım bahşiş, bana nefret dolu gözlerle bakıyordu. “Bayım, bu paranızı kabul edemem.” Gülümseyerek parayı geri aldım. Benim bana verdiğim kıymeti bana iâde eden birini görmek güzeldi doğrusu. Çıktık… Arabaya doğru yürüyorduk. Sen gözlerini gözlerimle karşılaştırmamak için âzamî gayret sarf ediyordun. Birden koşarak arabana bindin. Hiçbir şey söylemeyip arkana dahî bakmadan kaçarcasına oradan uzaklaştın. İşte buydu benim sana senelerdir anlatmak isteyip de senin anlamamakta direndiğin şey. O gün orada olayların dili değil de ben konuşmuş olsaydım yine anlamayacaktın. Birbirimize ne kadar yabancı kaldığımızı, kalbinin bir köşesinde barındırdığın benim o ben olmadığımı sana, yılları içine sığdıran birkaç dakika nasıl da anlatıvermişti. Artık konuşacak bir şeyimiz kalmamıştı. Söyleyecek sözümüz de. Sırtınla vedâlaşan gözlerime senden sadece, aceleyle arabaya binerken topuğunu kırdığın sandaletin ve bindigin o beyaz arabanın plakası takıldı. “34 ANA 161” Sen bütün kıymetlerle beraber benden uzaklaşıyordun. Bense âit olduğum yere; gecenin içine, karanlığa bir kurşun hızıyla dalıp bütün meyhâneleri dolaştım. İçtim, her hücremi içkiyle dolduracak kadar içtim. Gördüğüm herkese içki ısmarladım. Onlara bugünün özel bir gün olduğunu söyledim. Benim için kadeh kaldırdılar. Kör kütük sarhoş olduktan sonra yanımda başka bir sarhoş meyhâneden çıktık. Ancak o zaman akıl edebildi bu özel günün ne olduğunu sormayı. Ona da söyledim. Önce bir kahkaha attı. Sonra şaka yapıp yapmadığımı sordu. Yapmıyordum. O bile benden tiksindi. Lokantada bıraktığım garsonun gözleriyle kanlı kanlı baktı. Sonra… Sonra bana usturuplu bir küfür savurup yine meyhâneye girdi. O anda kahkahalarım arasında zevkten gözlerimden yaş akıyordu. Sallana sallana ara sokaklara daldım. Her köşe başında hayat kadınları vardı. Müşterileriyle pazarlık yapıyorlardı. Yanlarından geçerken her biri ayrı bir laf atıyor, kimisi kolumdan çekip asılıyor, kimisi fiyatının ucuzluğundan dem vuruyordu. O sıra gözüme, daha önce yağmurlu bir gecenin sabahında, sokakta battaniyesine sarılarak uyumuş; sabah da onu kurutmak için yağmur hâlâ çiselediği halde battaniyesini demirlere asarken gördüğüm, her hâlinden ömrü batakhânelerde geçtiği anlaşılan o yaşlı kadın ilişti. Bir insan, görünüş olarak insanlık sıfatlarından çıkıp ancak bu kadar ucûbeleşebilir. İlk defâ orada Tanrının olabileceğini düşündüm. Bu nasıl çirkinlik! Kalbur sırtı gibi buruş buruş bir yüz, önden iki dişi yok, çekilmiş. Sırıttıkça sanki bir mağaranın kapısı açılıyor da soğuk ve pis rüzgârlar esiyor gibi. Başında dökülen saçlarını, kelliğini saklamak için taktığı yazma, şalvar gibi bir don, ve bir gömlek. Ama bütün bunlara rağmen göz kapaklarının üzerine sürülmüş mavi sürme, sahte kirpikler, pembeleştirilmiş yanaklar, dudaklarında etinin mi yoksa rujun mu verdiği belli olmayan bir kızıllık. Yanına gelmek için ona doğru yürüdüğümü görünce bakışlarını bana çevirdi. Bir metre kala durdum. Ona bakıyordum. O da bana bakıyordu. “Ne istiyorsun?” dedi. “Seni” dedim. “Seni istiyorum” Hiç alâkadâr olmadı. Beni ciddîye bile almadı. “Pis sarhoş!” deyip başını diğer yana çevirdi. Israr ettim. “Ücreti neyse öderim.” dedim. “Ben buradakilerin hepsinden pahalıyım.” dedi. Fark etmezdi. Ve bir taksi tutup eve geldik. Yatak odasına geçtik. Başındaki yazmayı çıkardı. Yer yer kelleşmiş kınalı bir baş. Bu kadın çirkinlik tasavvurlarımı zorluyor. “Dur!” dedim. “Üzerini çıkarma. Yan yana yatağa uzanalım.” Ve yan yana yatağa uzandık. Bana “Garip bir adamsın. Niçin beni seçtin?” dedi. Tuhaf; ben de onun garip bir yaratık olduğunu düşünüyordum. “Sende bütün bir insanlığı görüyorum.” dedim. “Nasıl?” dedi. Her kadın gibi anlamayarak. İnsanlığın ırzına geçmek istiyorum desem yine anlamayacaktı. “Boş ver bunları,” dedim. “Yaklaş bana!” Yaklaştı ve o kızıl bir et parçası hâlinde duran dudaklarından öptüm. Pis bir küf kokusu ağzından ağzıma yayıldı. Daha iğrenç gelen bir ıslaklık da dudaklarından dudaklarıma. Gözlerimi açamıyordum. Her taraf gittikçe kararıyordu. Gâlibâ sızmaya başlamıştım. Bir elim kadının sürülmüş tarla gibi olan suratıyla bulaşık teli gibi olan saçlarını okşar vaziyette kendimi kaybetmişim. Uyandığımda saat on birdi. Dün geceden kalan sadece korkunç bir baş ağrısı; aynı korkunçlukta bir küf kokusu ve yanı başımda bırakılmış bir not: “Fiyatımın yüksek olduğunu söylemiştim. Cüzdanındaki bütün parayı alıyorum. Evini biraz karıştırdım. Umarım kızmazsın. Ayrıca fotoğraflarda beraber göründüğün kız da çok güzelmiş. Ben hep oradayım.”
ÖLEN GENCİN EVİNDE BULUNAN FARKLI ZAMANLARA ÂİT OLDUĞU ANLAŞILAN ÜÇ KÂĞIT PARÇASINDAN ÜÇÜNCÜSÜNDE YAZANLAR:
İnsanları neden mutluluklar değil de felâketler birleştirir? Daha düne kadar birbirlerinin arkasından söylenmedik söz bırakmayan ve on yıldır birbirlerini görmemiş olan teyzem, şimdi burada annemin tabutuna sarılıp af diliyor. Âbim beş senedir Türkiye’de bulunmayan, beş senedir görmemiş olduğu amcamın koluna girmiş ayakta zor duruyor. Ben; yani âilenin haşarı çocuğu. Yine herkese karşı mesâfeliyim. Herkes ağlayışının perîşanlığını saklayabilmek için kara kara gözlüklerin arkasına saklanmış. Bense umursamaz gibi görünen yüz hatlarımın donukluğunu ve yaş dökmeyen gözlerimi gizliyorum bu karanlıklarda. Bir sedâ “Allâh u Ekber!” Cenâze namazı. Erkekler namaza durdu. Bak hele! Âbim de namazda. Bir defa alnının yere değdiğini görmemişimdir. Pis riyâkâr. Annesinin namazını bile kılmadı demesinler, diye kılıyordur. Kılmıyorum lan işte. Kim ne derse desin. Size de, inanmaya da, sizin inandıklarınıza da inanmıyorum. Aslında sizler de inanmıyorsunuz. İnanmanın gerektirdiği gibi yapıyor, inanarak yaşamıyorsunuz. Sanki bulunanların hepsi fısıldaşarak beni konuşuyor. Öz annesinin ölümüne kayıtsız duran beni… Cenâze namazını dahî kılmadı diyorlar. Yok yaa, beni konuştukları falan yok. Vicdân denilen şey, benim öyle hissetmemi istiyor herhalde. Bastırılamayan bir suçluluk duygusunun tezâhürü mü yoksa bu olanlar. Ne vicdanı, ne suçluluk duygusu! Vicdân denilen şeyi çoktan yitirmiş olmalıyım ben. Suçluluk duygusuna gelince… Bir sebebi yok ki. Annemi sanki ben mi öldürdüm ki suçluluk duygusuna kapılayım. Peki ben öldürmediysem kim öldürdü? … Kim? Hayır hayır! Benliğimin inanmadığı şeyi dilimin ucuyla söyleyip kurtulamam bu suâlin çetinliğinden. Hayır! Tanrı demeyeceğim. Onu kâtil olarak görme zevkini tadacak olsam bile ona benliğimi işgâl hakkı, var olma hakkı tanımayacağım. Ah şu insanlar ve kendi kendilerine yarattıkları ilahları… Kesin olan bir şey varsa o da insanların kendilerinde olan kudreti görmedikçe âciz kalacakları ve âciz olduklarıdır. İnanmaya inanan ama kendisine inanmayan insan... İnanmaya inandığı için kâh dileyip de ulaşamayacağını düşündüğü şeyler için gece gündüz duâ eder, yalvarır; hattâ gözyaşı döker; o iş olduğunda da bunu inandığı ilahtan bilip şükrederek gözyaşı akıtır, kâh başına gelen bir belâdan dolayı durmadan tasavvurundaki suçları için af dileyen, yine gözyaşı döken insan. Gâlibâ benim de ağlama kaabiliyetini kazanabilmem için kafamdan bir ilah uydurup ona tapınmam gerekiyor. İmamın sesi: “Mevtâyı nasıl bilirdiniz?” Cemaatinki: “İyi bilirdik!”. Aptal imam! Riyâkâr cemaat! O aptal imam ki; cenâzesine gelen insanların ölen kişiye karşı bin bir hıncı da olsa, usûlen iyi bilirdik diyeceklerini bildiği halde usûlen soruyor. O riyâkâr cemaat ki; on yıldır annemle küs olan teyzem, beş yıldır yüzünü görmediğim amcam, ve ilk defa cenâzede yüzlerine şâhit olduğum birçoğu. Mâdem iyi bilirdiniz; bu zamana kadar neredeydiniz? Mâdem bu kadar seviyordunuz; sağlığında niçin yanına gidip görüşmediniz? İnsanlar hayatlarını öldükten sonra arkalarından iyi bilirdik diyecek iki yüzlü bir insan topluluğu bırakmak için mi yaşıyor? Ve yalancı samîmiyetler; elimi tutup başın sağolsun demeler, acını yürekten paylaşıyorum palavraları, ölüm herkesin başında, vâdesi dolmuş safsatası ve beni çıldırtan o sözler: “Allah’ın kaderi annene bu kadar ömür biçmiş, sayılı nefes.”
Ahh! Yine midem bulanıyor, yine damarlarımda kan yerine isyân geziniyor, yine tiksintim geliyor. Haykırmak istiyorum yüreğimi parçalarcasına haykırmak! İstisnâsız; riyâkâr, yalancı, âdî, sefil olan bütün insanlara, insanların insanları, insanların beni kıskıvrak yakalayıp bir labirente tıkmak azminde olan bütün yaranmacı dogmatik tabularına ve size sayın Tanrı! Ölmeden önce birkaç sâniye de olsa alelâde insanların sizin varlığınızdan duyduğu teslimiyet hazzını duymaktan vazgeçerek size haykırmak istiyorum. Sizin olmadığınızı; kaderimi kendi ellerimle şekillendirdiğimi, nasıl yaşayacağımı kendim belirlediğim gibi ne zaman nasıl ve ne şekilde öleceğime de benim karar vereceğimi, yine kendi tasarrufumla hayatımdan vazgeçecek bir inatla kanıtlayacağım. Göreceksiniz.
OLAY ANINDA KARŞI BALKONDA BULUNAN KADININ İFÂDESİ:
Hayır tanımazdım. Sadece bir defa görmüştüm. Ben balkonda o zaman henüz doğmamış olan çocuğum için kendi ellerimle ördüğüm patikleri, şapkaları, yelekleri karşıma koymuş hayran hayran seyrediyordum. Bir ara patiklerden bir çiftini almış dudaklarıma götürürken gayr-i ihtiyârî gözüm ona takıldı. O karşımızdaki binâda, yedinci katın balkonundaydı. Oturmuş herhangi bir duygu ifâde etmeyen boş gözlerle bana bakıyordu. Hayır hayır, korkunç bir tarafı yoktu. Daha çok ezik, yılgın bir hâli vardı. Ama ne de olsa insan yabancı birisinin kendisini seyrediyor olmasından hoşlanmaz. Ben de içeriye geçtim. Bir daha da görmedim zaten. Evet olay zamanı da dâhil olmak üzere. Olay ânında balkondaydım. Çamaşır asmak için çıkmıştım. Eşim de içerde televizyonun başında millî maçın başlamasını bekliyordu. Sonra mı? Sonrasını hatırlamıyorum. Ben son zamanlarda beni uykudan sıçratan kâbuslarımdaki o korkunç gürültünün sesiyle oracığa yığılıp kalmışım. Kendime geldiğimde başımda eşim vardı. Aşağıda da bir yığın insan, homurtular, ambulans sirenleri falan. Evet kâbuslarımda. Bunu anlatmam için biraz sabırlı olmanız gerekiyor. Çünkü en baştan anlatmam lâzım. Esrârlı bir tarafı var. Tamam peki. Bakın, eşimle ben liseden beri birbirimizi gizliden gizliye seviyormuşuz. Ben beni biliyordum, o da kendini. Birbirimizden haberimiz yoktu yani. Tabiî bir de reddedilme korkusu var. Neyse… O bütün cesâretini toplayıp duygularını bana açtı. Meğer ikimiz de o güne kadar basit olayların yalancı çehresine aldanarak ne vehimlere kapılmışız. O günden sonra ikimizin de yüreğinde çarpan tek gâyesi oldu; evlenip beraber mutlu bir yuva kurmak. Şükürler olsun ki nasipmiş. Bu sefer de ikimizin yüreği bir olup başka bir gâye etrafında çarpmaya başlamıştı: çocuk… Bilseniz ne hayaller kuruyorduk. Eşim her eve geldiğinde gördüğü beşiklerden, oyuncaklardan, kurmayı düşündüğü çocuk odasından bahsediyor; bense mavili-pembeli patikler, hırkalar, çocuk şapkaları örüyor, nasıl bir anne olacağımı hayâl ediyordum. Her hayal edişimde de içimi tatlı bir heyecân kaplıyordu. Henüz anne bile değildim. Ama bir gün mutlaka olacaktım. Olmadı. Seneler art arda geçti. Evliliğimizin dördüncü senesi bitmişti ve bizim bir çocuğumuz yoktu. Eşim eve her geldiğinde benim günden güne mahzunlaşan çehremi, içine kapanan hâlimi gördükçe bana destek olmaya çalışıyor; üzülmememi istiyor, eğlencelere götürüp biraz olsun yüzümde gülümsemeyi temin etmek için uğraşıyordu. Ama ne mümkün! Çocuğu olmayan bir kadın nasıl gülebilir, nasıl tam olabilir? Ben gizli gizli ağlıyor; sandıktan, nasılsa olacağını düşündüğüm çocuğum için ördüğüm el işlerini çıkartıp onlara bakarak iç geçiriyor, belki yanan bağrımı söndürür diye onları göğsüme bastırıyordum. Kâh üst kattaki komşunun altı aylık dahî olmamış çocuğunu sevmeye gidiyor, kâh balkondan aşağıda oynayan çocukları seyrediyor, kâh gecenin bir yarısında komşunun çocuğunun ağlamasını duyup binâ boşluğundan sesini daha iyi duymak için mutfağa gidiyor; içim lîme lîme parçalanırcasına, gözlerime ağlamaktan kan otururcasına onu dinliyor; bebeğin ihtiyâcı giderilip susması sağlanıncaya kadar onunla beraber kahroluyordum. Yine böyle günlerden biriydi. Bebeğin bağırmasını duyar duymaz kalktım. Annesi de kalkmış söylene söylene mutfakta bebeğe süt ısıtıyordu. Çocuk ağlıyor; ben kahroluyordum. Artık tâkatim kalmamıştı. Sandalyenin bir ucundan destek almak için uzandığımda sandalyeyle beraber yere düşmüşüm. O gürültüyle eşim uyanmış. Beni o vaziyette yarı baygın, kendinden habersiz sayıklar bir halde bulmuş. Devamlı “Allahım bana bir çocuk ver de istersen benim canımı al.” diye sayıklıyormuşum. Üç gün bu halde kaldım. Doktorlar buhrân geçirdiğimi ve benim yanımda çocuk lafının açılmaması gerektiğini söylemişler. Çevremdeki bütün insanlar hiçbir şey olmamış gibi davranıyor; dâimâ beni neşelendirecek, eğlendirecek şeyler yapmaya çalışıyorlardı. Böyle böyle iki ay geçti. İki ay sonra bende bir mîde bulantısı, bir baş dönmesi belirdi. Eşim hemen bir doktora götürdü. Ve bir mûcize gerçekleşti. Hâmileydim. Bir çocuğum olacaktı. Her halde o dakika, o sâniye dünyanın en mesut insanı bendim. Bir çocuğum olacaktı. Ve bir çocuğum oldu. Mini mini elleri, ince damarların yüz hatlarında gezindiği yumuşak teni, ufacık ayakları, kar tanesinden daha nârin bir vücûdu vardı. Ona dokunmak, onu sevmek, onun sesini duymak, ağlayınca karnını doyurmak, altını temizlemek, onun senin bir parçan olduğunu görmek, onun annesinin sen olduğunu bilmek ne mükemmel, ne hârika, insana var olduğu hissini veren ne ebedî bir duyguydu. Bütün dünyaya ben anneyim diye haykırasım geliyordu. Televizyon kanallarının programlarını yarıda kesip benim anne olduğumu bildirmelerini, bulutların dahî bir anneyle çocuk figürü çizmesini istiyordum. Rûhumda sevgi nâmına ne varsa son zerresine kadar çocuğuma akıtıp bu saâdetimi kimse bozamaz derken o kâbuslar başladı. Rüyâmda bir şey hissediyorum; bir cisim, bir madde. Onu görmüyorum ama hissediyorum. Aşağıya düştüğünü hissediyorum. Her yer karanlık. Hiçbir şey göremiyorum. Önce bir gürültü, sonra o gürültüye eklenen korkunç bir şangırtı duyuyorum. Zaten o şangırtıyla da birden sıçrayıp uyanıyordum. Evet, bu rüyâ beş altı defa böyle devâm etti. Lâkin son seferinde diğer rüyâlarda olmayan bir şey oldu. Bir ateş topunun kıvılcımlar saçarak üzerime geldiğini, eşimin: “Hayır!” diye bağırdığını ve yukardan düştüğünü hissettiğim varlığın içinde o ateş topunun kaybolduğunu gördüm. Zaten o gün de çamaşır asmaya çıkmadan önce çok dalgındım. Eşim bu hâlimi fark edip sebebini sorunca mutfakta düştüğümde yarı baygın, iniltiyle duâ arası sayıkladığım sözleri hatırlatıp şimdi bu sözün ikinci kısmının gerçekleşmesinden korktuğumu söylediğimde farkında olmadan ikimiz de birbirimize sarılıp ağlamaya başlamıştık. “Hayır…” diyordu eşim: “Hayır…” Böyle bir şey olmayacak. Olmamalı. Sensiz ben de bu yavrucak da yaşayamayız. Allah senin canını alacaksa bizimkini de alsın. Veya senin canını da bağışlasın. Yine ağlayarak ayrılmıştık. Ben çamaşır sepetini alıp balkona çıktım. O da biraz arkamdan baktıktan sonra televizyonun başına geçti. Sonra hepimizin bildiği mâlûm hâdise gerçekleşti.
SANIĞIN OĞLUNUN VERDİĞİ İFÂDE:
Tabiî ki biliyorum. Aynı binâda oturuyorduk. Onu bilmemem için kör ve sağır olmam lâzım.
Hayır hiç konuşmamıştık. Hani şu devamlı düşünceli insanlar vardır ya. Onlardandı. Bir şey kaybetmiş de her adımında onu arıyormuş gibi gözleri dâimâ yerlerde gezinirdi. Olayları farklı yorumlayan biri olsa; meselâ bir edebiyatçı; onun, ayağının altına aldığı taşların renklerinden, üslûplarından ve çizgilerinden bir şeyler okuduğunu, bir şeyler anladığını, hayatın sırlarına orada kavuştuğunu düşünebilirdi. Hayır ben öyle düşünmüyorum. Bence aptalın biriydi. Ama kendine bir gizem verebilen bir aptallıktı onunkisi. Onu sevmediğim kanaatine nereden vardınız? Tanımam ki seveyim. Ben bilirim dedim. Tanırım demedim. Merdivenlerde dolaşan bir hayâlet gibi sadece takırtılarını duyduğum, bazen donuk gözlerine ve uzaklaşan gölgesine rastladığım biriydi sadece. Üzülmedim de. Hem bunda üzülünmesi gereken biri varsa istediğine ulaşan o değil; istediğine ulaşırken bana bıraktığı vicdân borcu ve babama yüklediği suçtur. Daha önce de söylemiştim olay sırasında orada olmadığımı. Az bir zaman önce çıkmıştım. Aynı soruları sormak zorunda mısınız? Peki peki. Daha önce de söylediğim gibi ben futboldan nefret ederim. Babamsa futbola tapar. Okuduğu gazeteler, seyrettiği programlar, konuştukları, yaptığı sohbetler, her şey futbolla ilgilidir. Belki de ben bu yüzden; yani babamın benden; öz oğlundan; kanından daha çok, bir deri parçasını bir çerçeveden içeri sokmak için boğalar gibi yeşil bir alanda boğuşan insanlara zaman ayırdığı için nefret ediyorumdur. Neyse, babamın Brezilya-Türkiye maçını kesin seyredeceğini bildiğimden evde durmak istemiyordum. Onun o yarı deli hâlini, hele bir de yenmeleri hâlinde kovanından boşalan arılar gibi sokakları boğan binlerce zıvanadan çıkmış insan sürüsünü görmek, yaptıkları gürültüleri duymak istemiyordum. Benim gibi düşünen arkadaşlarla ava gitmeye karar verdik. Millî maç olması umurumda değil. 21. yüzyılın dînine inanmıyorum. Gereğini de yapmayacağım diyorum. Niçin ısrâr ediyorsunuz? Ayrıca deri yüzlü bir yuvarlağın cilvesine mi kaldı millî duygular. Tamam anlaştık, nerede kalmıştık? Ha evet! Arkadaşlarla ava gitmeye karar vermiştik. O sebeple ben, babamın bana vermeye bir türlü yanaşmadığı tüfeği gizlice almaya karar verdim. Nasılsa maç heyecanıyla anlamaz diye düşünmüştüm. Evet gâlip gelinen maçlarda heyecanla havaya ateş ettiği olmuştur. Ama hep diğerini kullanırdı. Onun el yapımı, gümüş işlemeli, zarif bir görüntüsü olduğundan dolayı yatak odasındaki duvarda asılı durur, onu kullanmaya bir türlü kıyamazdı. Dedim ya: “Anlamaz.” Yensek de yenilsek de babam bir gün kendine gelemezdi. Hem ayrıca her dâim göz önünde olan şeylerin varlığı hissedilmez ki, yokluğu hissedilsin. Babam onun duvarda olmadığını anlamaya kalmadan ben eve dönmüş olurdum. Tüfeği götürmenin en iyi zamanı da babamın televizyonun başına geçtiği andı. Ben de öyle yaptım. Yatak odasına gidip tüfeği alıp iyice temizledim, yağladım, sıkışıp sıkışmadığını kontrol etmek için içine kurşun koymuştum ki, babam odanın kapısını açtı. Hemen silahı eski hâline getirdim. İşte o sırada mermiyi ağzında unutmuşum. Zaten babam da hışımla çekti tüfeği ve tüfekle beraber salona geçti. Son olarak baktığımda babam televizyonun karşısında bir elinde kumanda diğer elinde gövdesinden tuttuğu silahla oturuyordu. Ben de o sinirle kapıyı vurarak çıktım. Babam arkamdan bağırmıştı: “Bugün sana inat bununla atacağım.” İçinde kurşun olduğunu bilmiyordu. Ben de o kızgınlıkla hatırlatmadım. Kim bilebilirdi ki örümcek ağı gibi birbirine düğümlü olayların bütün olmazları bir araya toplayıp olur ederek bu içinden çıkılmaz esrâr yumağını doğuracağını? Ben bilemezdim.
SANIĞIN KARISININ VERDİĞİ İFÂDE:
Yirmi beş senelik evliyiz. Tabiî aramızda acı-tatlı bazı olaylar olmuştur. Ama her şey rağmen o benim kocam. Çocuğumun babası. Oğlumun öyle söylediğine bakmayın. İkisi de birbirini çok sever. Lâkin belli edemiyorlar işte. Doğru, oğlum maçtan nefret eder. Babası sebebiyle yani. Babası futbola biraz fazla düşkündür. Maç başlamadan önce biraz tartışmışlar. Ben mutfaktaydım. Salona geçtiğimde giriş kapısının sertçe çekilip merdivenlerden koşarcasına birinin gürültüyle indiğini duydum. Kocamın arkasından bağırmasıyla onun oğlum olduğunu anladım. Hep bu futbol denilen meretin yüzünden. Oğlum babasını hep futboldan kıskanmış; ona gösterdiği ilgiyi görememekten içten içe hayıflanmıştır. Bu sebepten futbola olan düşmanlığı. Ve içindeki kîni tüketebilmek için de dağda bayırda dolaşıp havaya ateş etmesi. Sözde avlanıyor. Daha eve vurduğu bir hayvanla geldiğini görmemişimdir. Bilirim yapamaz. Kıyamaz bir canlıya. Hem vejetaryendir de. Herkesten saklar. Kimseye söylemez. Benden bile gizlemeye çalışır. Ama ben anlarım. Ben bir anneyim. Gene mi o gözü kör olmayasıca. Nereden çıktı karşımıza. Binâda kimseyi rahatsız etmeyip gölge gibi dolaşırken herkes onun biraz esrârengiz ama etliye sütlüye karışmayan, kendi hâlinde biri olduğunu düşünüyor hattâ ona acıyorduk bile. Yok canım, onu kimse yakından tanımazdı. Bir iki defa teşebbüs etmedim değil. Yaptığım yemeklerden yalnız kaldığını düşünerek bir kap da ona götürüyordum. Hiç birini kabul etmedi. Ya kapı deliğinden bakıp beni görünce kapıyı açmıyor ya da açıp kabul edemeyeceğini söylüyordu. Bir gün çok ısrâr ettim. Bana kızgın kızgın: “minnet duygusuyla Kimsenin beni bağlamasına izin veremem.” dedi. Ve kapıyı kapattı. Bir daha da görmedim.
Olay günü de. Olay ânında zaten göremezdim. Sırtım balkona dönüktü. Yani ben salona girip kapıyı sertçe kapatıp gidenin oğlum olduğunu anladığımda çok üzülmüştüm. Yine aynı sebepten tartıştılar diyor; kocama kendimce söylenip duruyordum. Sinirlerini yatıştırıp onu da biraz kızdırabilmek için elektrikli süpürgeyle ortalığı temizlemeye başladım. Böylelikle gürültü yapıp onu da rahatsız ediyordum. Televizyonun olduğu yeri temizlemek bahânesiyle televizyonu kapattım. Kocamın ayaklarını konsolun üzerinden yere attım. Konsolu yerine koyup elektrikli süpürgeyi açmak için kocamın oturduğu koltuğun arkasına geçtim. O, benim kendisine sinirlendiğimde huysuzlandığımı bilirdi. Hafif tebessüm ederek genelde yatak odamızda asılı duran gümüş işlemeli tüfeği bana doğru yöneltti. Ben de silahı elimin tersiyle yana doğru itiverdim. Ne olduysa o anda oldu zaten. İkimiz de donakalmıştık. Önce korkunç bir gürültü; sonra ona eklenen daha korkunç bir şangırtı duyuldu. Ve olan olmuştu işte. Sadece şaka yapmak istemişti. İçinde kurşun olduğunu bilseydi bana doğrultur muydu? Eli tetiğe gider miydi sanıyorsunuz? Gitmezdi. Vallâhi billâhi gitmezdi. Şakaydı işte. Küçük mâsum bir şakaydı hepsi.
SAVCININ İDDİÂNÂMESİ:
Sayın Hâkim. Şu anda öyle hassas bir konu üzerindeyiz ki, bu, sadece, bir insanın, fiilinden dolayı zan altında kaldığı cürmü değildir. Bu bir cemiyet meselesidir. Bu, aynı toplumda yaşayıp da giydiği esvâptan, duyduğu hisse kadar hiçbir yakınlık bağı bulunmayan iki insanın muhâsebesidir. Bu, düşünen, düşünmek zorunda olan, düşünmek için yaratılmış olan ve her fikrin rûhuna attığı çizikle yol ortasında kalmış bir solucan gibi kıvranan, acı çeken, hayatın ve ölümün nabzını kafatasında duyan bir insanla; belki sizin gibi, belki benim gibi, belki hepimiz gibi, belki sokakları dolduran milyonlarca insandan herhangi biri gibi olan, her insanın benliğinin bir köşesinde gizlediği aykırılık duygusunu beyninin pazularıyla değil de kollarının pazularıyla tatmin etme yoluna giden, günümüzde meşhûr olan o tâbirle bir şehir kovboyunun muhâkemesidir. İzninizle size onları tanıtmak istiyorum. Bir genç düşünün; hayatının baharında, göğsünden harf şeklinde mızraklar çıkaran, göğsünden çıkardığı her mızrağın bıraktığı her iz ve her acı onu biraz daha hırçınlaştıran biraz daha âsîleştiren. Kitapla gelene inanmayıp el yordamıyla hakîkati arayan bir genç. Bir genç düşünün; yaşıtları diskolarda, barlarda, cafelerde evcilik, elim sendecilik oynarken cemiyetin insana yüklediklerini, insanın kendi kendine yüklediği kâideleri diğerleri gibi kabul edip huzûra ermek yerine topunu birden reddedip bir anne gibi sarıldığı isyân memesinin sütünü son damlasına kadar soran, rûhunda çürüttüğü bütün kavramların sonunda tosladığı o kavramı; tanrı kavramını da çürütebilmek için canından bile geçmeyi göze alan, kendi isyânına duyduğu samîmiyetle kendi kendisinin kahramanı olabilecek bir genç. Bu söylediklerimle onu kutsadığımı sanmayın. Nihâyetinde o, toplum için bir suçluydu. Bizim gibi yaşamadığı, bizim gibi düşünmediği, bizim kabul ettiklerimizi kabul etmediği için öldükten sonra üzerine kireç dökülmesi gereken bir suçlu. Evet, riyâkârlığın bile samîmi olması gerektiğini düşünen ben, bu suçlunun isyânının samîmiyeti karşısında ona saygı duyuyorum. Ve asla affetmiyorum. Öz oğlundan esirgediği sevgiyi televizyon camekânlarına bağışlayanları, hiçbir idrâk zevki yaşamadan hayatlarını başkalarının hayatları üzerine inşâ edenleri, futbol zevkini tiryâkileştirip kutsayanları, her gâlibiyet sonunda düşüncesizce gökyüzünü kurşun yağmuruna tutan şehir kovboylarını asla affetmiyorum. Ve sizden de affetmemenizi ricâyla toplumda yaşayan milyonlarca insanın; sizin, bizim kendimizde barındırdığımız iflâh olmayan munzur yanımızı kötü tarafımızı mahkum etmenizi isteyip bundan sonrakiler için bir misâl teşkîl etmesi açısından bir can alan bu düşüncesizliğe verebileceğiniz en ağır cezayı vermenizi talep ediyorum.
SANIĞIN AVUKATININ MÜDÂFAASI:
Bravo bravo! Sizi alkışlıyorum Savcı Bey. Çok güzeldi. Nereden bu sözler? Hangi piyesten? Eğer gerçekten sizinse siz bir şâir olmalısınız. Ne kadar kolay değil mi laf cambazlığıyla insanları büyülemek! Samîmiyetten bahseden sizin için bile! Öyle tanıttınız ki; avukatlığını yaptığım şahsın yer yüzünde suç ve kabahat nâmına ne varsa hepsinin müsebbibi olduğunu zannettim bir an. Diğer taraftan ölen genç ise kendi düşünceleri için ölmeyi göze almış bir fikir şehidiymiş meğerse. Peki gerçekten böyle mi? Tabiî ki hayır. O, kendi diliyle kendisinin deli olduğunu haykırmıyor mu her fırsatta? Annesinin öldüğünü, âbisinin ağladığını duyunca kahkaha atan yine o. İnsan rûhunun temel elementleri diyebileceğimiz duygulardan yoksun olduğunu bir kıvançla söylemiyor mu? Kabul etmediği bir Allah’a kafa tutacak kadar muvâzenesini kaybetmemiş miydi? Eğer evinin çeşitli köşelerinde rastladığımız o üç kâğıt parçacığı da olmasaydı hayatı ve neden böyle bir işe teşebbüs ettiği hakkında bu kadar bile bir bilgi sâhibi olamayacaktık. Siz şimdi tutmuşsunuz asıl murâdı ölmek olan ve ölmüş olan birini değil de yaptığı cürüm aklının kıyısından dahî geçmesine imkân olmayan birini suçlandırıyorsunuz. Karısının ve oğlunun ifâdelerini okudunuz. Suçunu neye dayandırıyorsunuz? Belki canından bile çok sevdiği oğluna bu sevgiyi bir türlü gösterememesi sebebiyle mi yoksa oğlunun tüfeğin ağzında kurşun bıraktığını bilmediği için latîfe amaçlı eşine tüfek doğrulttuğu için mi? Futbol tutkunu olup kazanılan maçların ardından havaya ateş etmesi sebebiyle mi? Eğer öyleyse koskoca bir ülkeyi yargılamanız gerekecek. Bence siz bir kaza kurşununun sahibi olan müvekkilimi tedbirsizlik nedeniyle bir ölüme sebebiyet verdiğinden dolayı değil, onda gördüğünüz sokakları, caddeleri dolduran milyonların ve kendinizin çirkin, kötü tarafını mahkûm etmeye çalışıyorsunuz. Biliniz ki herkes kendi cezâsını çekmelidir. Sizin yarı canavar olarak tanıttığınız bu kişinin olaydan sonra tek bir kelime bile konuşmadığını biliyor muydunuz? Buna ne buyrulur? Sayın Hâkim. Bu olay o kadar âşikâr ki aydınlığından hakîkatin gizli kalacağı, yanlışa düşüleceği endişesindeyim. Bu endişemi gidereceğinizi temennî ediyorum. Sizden istirhâmım; yaşanmış olduğu için inanmak zorunda olduğumuz bu olayda müvekkilime eldeki ifâde, bilgi ve belgeler ışığında suçsuzluğuna hükmedip serbest bırakmanızdır.
KARAR:
……Genç, geçirdiği fikrî buhrân netîcesinde bunalıma girip, oturduğu binânın çatı katından atlayarak intihâra teşebbüs etmiş, ancak dördüncü katta oturan ……..sanık eline aldığı tüfeğin içinde kurşun olmadığını zannettiğinden eşine doğrultmuş, eşinin kendisine doğrulan tüfeği yana itmesiyle, tüfek ateş almıştır. Yapılan incelemeler netîcesinde tüfekten çıkan kurşunun karşı binânın balkonunda çamaşır asmakta olan ………’a isâbet edeceği sırada çatı katından atlayan gencin vücûduna saplandığı ve gencin altta bulunan manavın brandasının üzerine düşmesi sebebiyle binâdan atlamasının kendisine ölümcül bir zarar vermeyeceği anlaşılmış olup, üç gün hastânede komada yattıktan sonra ölen gencin ölüm nedeninin tamâmıyla aldığı kurşun yarası olduğu belirlenmiştir.
Yapılan incelemeler, eldeki bilgi ve deliller ışığında Türk Cezâ Kânunu’nun 455. maddesi gereğince sanığın ihmâl ve tedbirsizlik sebebiyle bir kazaya sebebiyet vermesinden dolayı üç yıl dört ay ağır hapsine karar verilmiştir.
– Sanığın söylemek istediği bir şey var mı?
– Evet.
-----------------
- Affedersiniz rahatsız ediyorum ama Muammer’ciğim kapıda seni görmek isteyen biri var.
– Müsâadenle hemen geliyorum.
– …
– Kusura bakma eski bir dost geçerken selâm vermek için uğramış. Nerede kalmıştık?
– Sâhi, maç kaç kaç bitmişti?
– Bir – sıfır kaybettik.
»
1 Yorum
1Yorum enteresaN.. gercekten..
» Yorumu Gönder
|