Her dört yılda bir denildiği üzere “Memleket son yirmi yılın en çetin kışını geçiriyor.” Sokaklarda kimsecikler görünmüyor. Toprakta iğreti duran kara kuru çalılar; yaprakları dökülmüş, dalları pamuk yüklü heybeleri andıran, artık gölgeliklerden çok, tüyleri kabarmış, vücudundan fırlamış, başını kanatları altında saklamaya çalışan kuşlara sığınak ağaçlardan ve yağlı vücutlarıyla salına salına yürüyen, soğuğa aldırış etmeyen, kuyruğunu sallayarak zemini yalayan rüzgarı alaya alan çoban köpeklerinden başka. Göz alabildiğine, düşünebildiğine uçsuz bucaksız beyazlık... Köpüklerden oluşmuş bir okyanus gibi. Öyle ki yeryüzü kendi kefenine bürünmüş sanki. Ortalıkta ölüm sessizliği var. Yalnız ve yalnız mezarlıkta bir kıpırtı, bir hareket, bir canlılık... Henüz on yaşındaki Umutçuk toprağa veriliyor. Şunun şurasında kaç senedir kendini biliyordu ki Umutçuk. Seviyor, özlüyor, istiyor, kızıyor, ağlıyordu. Belki küçük yüreği normalinden hızlı hiç atmamıştı. Belki hiç kavga edip üzerinde çamurlarla eve gelmemiş, annesinden bunun için azar işitmemişti.
Belki daha babasıyla bisiklet alacaksın diye inatlaşmamış, takım tutmamış, bayram namazına gitmemişti. Belki keyfine göre terziden üstüne bir elbise diktirememiş, erkekler ağlamaz demeyi öğrenememişti. Şimdiyse üzerine diktirdiği tahtadan elbisesiyle arkada kalanlara ağlamasını öğretiyordu. Annesi üç kız çocuğun arkasından bulduğu oğlunu kaybetmenin acısıyla “oğul!” diyor “oğul, can oğul!” Yüzünü örttüğü parmaklarıyla alın yazısını kazımak istermiş gibi bastırıyor tırnaklarını etine. Son nefes kadar tiz bir sesle tek kelime çıkıyor ağzından: “oğul!”. Şair ayakta zor duran dayısının koluna girmiş erkekler ağlamaz deyip saklıyor kirpiğindeki yer çekimli damlayı. Ama babalar ağlar Umut’un babası ağlıyor. Gözünde hayaller, saçında aklar ve artık bir de yüreğindeki sancıyla onsuz geçirdiği otuz sene ve bundan sonra geçireceği seneler için on yaşındaki çocuk gibi ağlıyor. Bakışının ucunda kimsenin barınamadığı Koca Haydar denilen bu dev cüsseli adam saklamıyor babalığını. Şair, Umutçuğun hususi makamına bakarak “ah!” diyor. “Arabalarla yakalamacılık oynamanın neydi anlamı?” Sonra sesler geliyor kulağına; acı bir fren çığlığı, daha acı bir anne feryadı: “oğul, oğul!” Şair, kirpiğinden koparıp attığı yaşla hatıraları silemiyor. Umutçuk, “abi!” diyor:
-Abi büyüyünce ben de senin gibi olacağım.
- Ben neymişim ki?
- Sırrın mana bekçisi. Televizyonda duydum, şair için böyle dediler. Abi sır ve mana ne demek?
Ve şair, Umutçuğun perdeleri çekili gözlerine, on kemiğe dönmüş parmaklarına, ten beyazındaki sargılarına bakarak: “Sır şu anda yaşadığın hal, mana ise şu bizim gördüklerimiz diyemiyor, yetişip sen benim gibi olamadın ama büyüyünce ben senin gibi olacağım diyemiyor, bir yutkuntuyla içine yerleşiyor düşündükleri. Oğlu her yutkuntuyla içinde yer ediyor yengesinin. Göz göze geliyorlar bir an. Sahip olduğu her şeyi kaybetmenin verdiği bitmişlikle baktığı yeri görmeyen bu iki karanlık kuyuya: “Çocuklar cennet hizmetçileri, Umutçuk cennette seni bekleyecek” diyemiyor. Korkuyor kendi sesinin yankısından. Düşünür haklıymış demek ki: “ İnsanların umutlarını almayın. Belki sahip oldukları tek şey odur.” demekle. Sonra ayrılıyor yanlarından. Gözünde hayaller, saçında aklar, yüreğinde sızıyla bir baba; başından düşmüş yazmasını elinde sıkan, dişleri birbirine vuran, sobanın karşısında titreyen bir anne ve damla damla çoğalan sabırla arkasında bir ev hanesi bırakarak. Sokaklara atıyor kendini. Başıboşluk içinde bir boşluk bulup oraya girmek istiyor. Düşünmemek, konuşmamak, bakmamak, yürümemek, ölmemek, yok olmamak...Ve gözlerinin alamadığı bu uçsuz bucaksız beyazlığı ayakları almaya başlıyor. Botlarının altındaki gökyüzünün som cevherini ağlata ağlata, gıcırdata gıcırdata yürüyor. Toprak üstündeki beyaz derinin tımarını yapan rüzgar, şairin paçalarına sürtünüyor. Gökyüzünde bulut silkintileri, umut kadar temiz, umut kadar saf kar yağıyor. Hiç biri birbirine değmeden bir annenin gözyaşları kadar berrak. Şair karın içinde sokaklarda üşüyor, anne sobanın karşısında. Alevler parıldadıkça pencereye dokunan melek tüylerini görüyor. “Oğul!” diyor. “Toprağın altında karın altında oğul!” deyip titriyor. Şair hassasiyetinden, düşüncelerinden, ölümden kaçamıyor ama kendinden kaçmak için arkasında botların ezikliğini hisseden, karın üzerinde kırk iki santim izler bırakarak kalabalığa koşuyor. Kararmış gözlerine çarpan uğuldayan ilk ışığın kapısına yapışıp içeriye giriyor. İlk defa girdiği bu kahvehaneyi ilklere mahsus bir hassasiyetle inceliyor. Sigara, nargile dumanından sararmış, rutubetten boyası kalkmış, çatlamış duvarlar; yerlerde gelenlerin ayaklarıyla getirdikleri ve kapı aralığından sızan karın su haline dönüştüğünde bu suyu çekmesi için yerlere serpiştirilmiş saman çöpleri; ortada varilden yapılmış, içindeki odunları inleten bir soba ve sobayı çevrelemiş beş masa... Bunlardan dördü dolu. Yalnız bir ayağı kısa olduğu için meyilli olan, bir yana sarkan, belki de bu yüzden kimsenin oturmak istemediği en sağ köşede duvara bir buçuk metre uzaklıktaki masa boş. Çırak ortalıkta boşları toplayıp, dolularıyla değiştiriyor:
-Usta, dört çay daha!
Arka tarafta kaynayan çayın buharından ustanın yüzü zor seçiliyor. Kahvehaneci omzuna attığı havluya elini silerken:
-Tamamdır.
Şair,yavaş adımlarla ilerleyip, boş olan tek masaya oturuyor. Çırak, teklifsizce çayı bırakırken yabancının yüz haritasında bir itiraz yönü arayıp o işareti bulamayınca çayı bırakıp gidiyor. Şair, isteksizce buğusu dudaklarını nemlendiren çayı dişlerinin arasından ağzına akıtıyor. Düşünceleri, bakışları arasından süzülerek su birikintisi üzerindeki saman çöplerine takılıyor. Ruhu gibi onlarca parçaya ayrılmış çöplerin her biri ayrı bir akıntının peşinde. Onlarda kendi ruh kumaşının dokuma hatalarını, şu anda ilmik ilmik çözülüşünü görüyormuşçasına dalgın. Dışardan gelen bir adam, sobanın başında elbiselerini kabartıp, sobaya gösterdiği el ayalarıyla kader çizgilerini olgunlaştırıyor. Bir yandan da “ Ağalar, dışarısı fırtına fışık, ben böyle soğuk görmedim. Zaten son yirmi yılın en çetin kışıymış.” Şair indiği kuyudan bu sesle çıkıp, biraz önce kendisinin gelişine de kayıtsız duran, şimdi de kayıtsızlığını sürdüren insanları merakla ikinci bir keşfe çıkıyor. Kendisinin bulunduğu masanın tam karşısında,sol duvara en yakın masada dört genç okey oynuyor. Saçlarının ıslak ve taranmış halinden kahveye yeni geldikleri anlaşılan dört gençten; kalın kaşlı, kıvırcık saçlı, kirpiklerinin kök kısmında olan gece kadar karanlık gözleri fıldır fıldır dönen esmer olanı, yanındaki kakülü gözünün üstüne düşen yakışıklı kumral olan arkadaşına:
-Hatunu ayarladın mı?
Kumral delikanlı:
-Kaçar mı oğlum hiç?
Sinsi bir sırıtışla dişleri görünen esmer genç;
-Diğeri ne olacak?
Kumral delikanlı:
-Ne olacak bitti. Ben o kadar naza gelemem arkadaş. Yok başkasına bakmayacakmışım, yok sigara içmeyecekmişim, yok aileler arasında söz kesecekmişiz.
Dişleri büsbütün beliren esmer genç bir yandan konuştuğu arkadaşını dinlerken bir yandan da karşısındaki tuttuğu takımın atkısını boynuna ve ağzına dolamış, oyun arkadaşının ayağına vurup, onun dikkatini çektikten sonra parmaklarıyla oyunu bitirmesi için lazım olan taşı işaret ediyor. Biraz sonra da oyun arkadaşı onun gözleriyle konuşarak gerekli olan çakmağı uzatıyor. Bu arada yakışıklı delikanlının ekip arkadaşı ise bu olanların hiç birisinin farkında değil. O, aşkını bir türlü itiraf edemediği, onlarca aşk mektubu yazıp hiç birini veremediği ve bu yüzden günlerce gözyaşı döktüğü, cüzdanında okuldan araklanmış fotoğrafını sakladığı, kimseye söylemeyip içinde aşkını kora dönüştürdüğü kızın en yakın arkadaşlarından biri tarafından “ Kaçar mı oğlum hiç?” sözleriyle sahiplenişini buğulu camlar arkasından uğurlanan dönmeyecek yolcuların mahzun bıraktıkları gibi çocuksu bir edayla seyrederken kulaklarında hep o sözler yankılanıyor: “Kaçar mı oğlum hiç?”
Onların daha gerisinde, ocağa yakın olan taraftaki masada, ayağına asker botları geçirmiş, giydiği siyah pantolonun diz kapağı kısmı belki diz üstü oturmaktan, belki namaz kılmaktan yıpranmış, solmuş; pantolonun paçalarını botların içine sokmuş, giydiği yün kazağın üstüne yine asker kabanı olan bir kaban geçirmiş, süt beyaz saçları yüzünü kapatan kaşlarından biri kalkık, çektiği her çile yüzüne ayrı bir imza olarak resmedilen, elli altmış yaşları arasında, dalgın, solgun benizli bir ihtiyar tek başına oturuyor. Sevdiği kızla nişanlayarak askere gönderdiği, şehit verdiği oğlunu düşündükçe elinde tuttuğu nargilesinden bir nefes daha çekip, içindeki bütün dertleri, sıkıntıları ağzında yuvarlayarak havaya bırakıyor. Nargilesinde dalgınlığını kaynatan solgun yüzlü bu ihtiyarı, ağzından çıkardığı duman gözünü yaktıkça, şekiller yaparak yükseldikçe, saçlarının arasında dolandıkça bir teselli kadar sarhoş ediyor.
Tek başına oturan bu ihtiyarın yan tarafında bulunan masada otuz-otuz beş yaşlarında iki kişi tavla oynuyor. Bunlardan sarışın, saçlarının çoğu dökülmüş, mavi gözlü sırtı şaire dönük olan, pek keyifli, dur durak bilmeden kendince söyleniyor. “Bilek derler buna bilek, sen karına söz geçiremezken, biz zarlara hükmediyoruz, ne haber? Gör de inanma pencüse atayım da oyunu bitireyim.” Mavi gözlü adamın son kalan iki pulunu bir defada alabilmesi için yüksek çiftlerin haricinde, ya 6-5 veya 5-4 lazım ya da pulların üzerinde bulunduğu 5-3’ü atması gerekiyor. Zarları sol eliyle kavrayarak, parmak ucunda dudaklarına götürüp öpüyor ve iyice salladıktan sonra bırakıyor ve 5-3 geldiğinde adamın ağzı kulaklarına kadar genişleyip “pencüse, severler güzeli gencüse (genç ise). Demedim mi sana zarlara hükmediyoruz diye? Zarların efendisi sinemalarda! Dınınınınnn, nasıl ama?” Karşısında alnı dışarıya fırlamış, saçlarını üç numaraya vurdurmuş, küçük burunlu, ince uzun dudaklı, öfkeden gözleri yerinden fırlayacakmış gibi duran, masanın altında dizinin üstündeki sol elini avucuna içmek için aldığı sigarayı unutarak olabildiğine sıkan tavla arkadaşı ise, bütün bu görünüşüne, bütün bu kızgınlığına rağmen olabildiğince sakin davranmaya çalışıp:
-Bir parti daha yapalım.
Diğeri isteye isteye nazlanarak:
-Yenilen pehlivan güreşe doymazmış derler. Ama madem ki istiyorsun yapalım.
Sobanın diğer bir tarafında kapıya yakın olan kısımda bulunan masada ise biri, paltosunu sandalyenin sırt kısmında sallandırmış, bacak bacak üstüne atmış, önünde o günün gazetesi, bir elinde ağızlığa tutturduğu sigarayı ağzına her götürüşünde başını havaya kaldırıp, dumanını keşlere mahsus bir zevkle üfleyen, diğer eliyle ise az şekerli kahvesini yudumlayan, sakal traşını yeni olmuş, bakımlı,140 cm. boylarında kambur, kamburu vücudundan çıkmak için ceketini zorlayan, burun hizasındaki dudak üstü kıllarını kesmeyerek eski zamanların fırça bıyık modasını hala devam ettiren görünüşüyle cins bir ihtiyar. Diğeri sandalyesini sobaya iyice yanaştırmış romatizmalı bacaklarını ısıtan, kızmış pantolonu üzerinden ayaklarını ovuşturan, ayağında kara lastik, bacağında kadife bir pantolon, giydiği sıfır yaka kazağın üzerine, sol tarafında bulunan cebi kendisinden farklı bir renkte örülmüş hırkası, başında üstleri püsküllü hacı takkesi bulunan, teni giydiği lastikler kadar olmasa da yine de siyah olan başka bir ihtiyar oturuyor. Bacak bacağa çatmış olan ihtiyar, bir yandan o keş edayla sigarasını içip bir yandan kahvesini höpürdetirken, diğer yandan da gazeteyi okudukça kendince söyleniyor. “Ulan yine zam yapmışlar. Bu nasıl bir hükümet? Taş taş üstüne koymadan, zammı zam üstüne koyuyorlar” dedikten sonra sobanın yanında bacaklarını ovuşturan ihtiyara dönüp: “Haksız mıyım Kara Hasan?” Bacaklarını ovuştururken bir yandan da ineği sarı kızın buzağılayacağı tarihi hesaplamaya çalışan Kara Hasan birden yöneltilen soru karşısında, ne olduğunu dahi pek anlamadan, haklısın anlamında kafasını sallıyor. Bu onaylamadan cesaret alan diğeri, sesini de biraz yükselterek: “Ne olacak bu memleketin hali? Batıracak bunlar memleketi!” Tavla oynayanlardan sırtı şaire dönük, mavi gözlü, keyifli adam, zarları attıktan sonra: “ 4 car,bırak Hakkı Amca! Ben beni bildim bileli, sen hep böyle söylenip durur, hiçbir hükümeti beğenmezsin! Sence hepsi eksik, kusurlu!” Sırtındaki kamburu ceketini zorlayan ihtiyar, sözlerinin ciddiye alınıp eleştirilmesinden memnun, kahve fincanından bir yudum aldıktan sonra: “ Öyle deme evladım. Bu seferki diğerleri gibi değil. Beceriksizlikte pek maharetli. Ben olsam...” Muhatabı burada sözünü kesip: “Sen hükümet olamazsın Hakkı amca. Adın üzerinde Muhalefet Hakkı, hükümet olsan bile bir yolunu bulup muhalefete geçerdin.” Bu sözler biter bitmez kahveyi kahkahalar doldurdu. Şair ve kulaklarında hala arkadaşının söylediği sözler yankılanan (kaçar mı oğlum hiç) genç haricinde kahvede herkesin yüzünde bir tebessüm bıraktı bu konuşmalar. Şair,kahvede olanların hepsini görmemiş, duymamıştı. Onun dikkatini çeken,görünüşleriyle dört gencin okey oynaması, dalgın bir ihtiyarın nargile fokurdatması, yanındaki masada tavla oynayanlardan birinin neşeli kahkahaları ve olan son olaylar. O bunları seyrederken; Umutçuğun karşıda oyun oynayan, gözlerinden hayat fışkıran abilerinin yaşına dahi niçin gelemediğini, süt beyaz saçlı ihtiyar gibi saçını ağartırcasına yaşaması için gerekli olan eksikliği veya ölmesine neden olan fazlalığı, yanındakinin gülüşlerini duydukça Umut’un o masum günahsız halini ve hepsinden de ötesi kimsenin on yaşındaki bir çocuğun bugün toprağa verildiğinden kendi ufuklarını yalayan ölümden haberdar olmayışlarını önemsemeyişlerini düşünüyordu. Şimdi bütün vücudunun her köşesi cayır cayır yanan şairin başı mengeneyle sıkılıyor, ruhu değirmende öğütülüyormuşçasına acı çekiyor, bağırmak, haykırmak, kurtulmak istiyordu. Ceketinin cebinden çıkarttığı not defterini masanın üzerine bırakıp, aynı cebinden kurşun kalemini de çıkarttı. Yazmalıydı, yazmalı, rahatlamalı... Ve sadece bir mısra yazabildi. “Aşk, haykırıştır. Ölüm diye sev beni.” Gerisi gelmedi. Her yere sinmişti ölüm.Bir çocuğun kalbinden bir şairin mısralarına kadar. Başını ellerinin arasına alıp: “bir aspirin olsa ne iyi olurdu” diye söylenirken, kafasını istem dışı bir şekilde duvara çevirdi. Duvarda bir tablo... Şaşırdı. Niçin bu tabloyu daha önce fark etmemişti? Desenli papatya sarısı çerçevesi,solmuş boyaları ve yüzlerce fırça darbesinden oluşmuş bir savaş tablosuydu bu. Şair sandalyesini duvara doğru çevirip, dirseğini masaya dayadı ve bütün dikkatiyle fırça darbelerinin içinde kaybolurcasına tabloya bakmaya başladı.
Tan vakti, güneş, nazlı bir gelin gibi dağlar ardında, zamana adanan efsanelerin baş aktörü. Henüz buraya rengini vermiş, kendisini vermemiş. Ortalık alaca karanlık. Güneş peçesini indirdikçe meydana dökülmüş on binlerce insanın, gün vurdukça kıyametin resmi görülüyor. İnsanlar yerlerde, güz dönemi köklerinden kesilmiş otlar gibi serili. Bu meydanın sahibi kim? Hasat kimin? Ufuklara doğru uzanan insan cesetleri, yeryüzünde adım atacak sanki bir karış toprak kalmamış. Akan kanlar küçük bir derecik haline gelmiş ve içinde yüzlerce insanın cansız yattığı bir çukura dökülüyor. Toprak vıcık vıcık kan. At kişnemeleri geliyor. Saf kan atların kişnemeleri... İkiye ayrılmış, ayakları kopmuş, kafaları yarılmış, sırf kana bulanmış atlar. Bazıları hala gözlerinin beyazıyla yattıkları, kalkamayacakları yerden başlarını kaldırıp, belki imdat bekliyorlar, belki acılarını dindirecek bir kurşun.
Top gürlemeleri durmuş, hala süngülerden kan damlıyor. İplik iplik yağan yağmur, yanan ağaç kütüklerini söndürmüş. Yağmurun narin vuruşları haricinde ses duyulmuyor gibi. Sessizlik, ölümüne sessizlik... Bir duman kalkıyor gökyüzüne. Süngü süngüyü görmeyecek bir duman. Güneş, kendini gösterdikçe dünya gibi cesetler de diriliyor. Uzun nefesler geliyor, iniltiler, inlemeler, ölmeyenlerin yalvarışları. Bu meydanın nispeten kıyısında bir kuyu. İçine askerler düşmüş, içine askerler atılmış bir kızıl kuyu. Belki askerler; düşenler, atılanlar en son kana kana buradan su içtiler. Belki de bu kuyu en son bu askerlere su verdi. Damarlarında kana karışan son su buranındı. Şimdi ise bu suyun bedelini yine damarlarındaki kanla ödüyorlar. Kan: kuyular kan, yüzler kan, topraklar kan, süngüler kan, mermiler kan, yere indikçe yağmurlar kan. Hep kan her şey kan...
Bu sırada kahvehanenin ilkokulu bu sene bitirecek olan çırağı elindeki tepsiyi sallayarak bağırıyor: “Tavşan kanı bunlar!” Şairin yanına gelip ona hitapla: “Abi yeni demlendi bırakayım mı bir tane?” dedikten sonra, yine yanıt beklemeden bir bardak çay bırakıp gidiyor. Bir an dalgınlığından sıyrılan şair, masaya bırakılmış çaya şöyle bir bakıp tekrar tabloya dönüyor. Ama bu sefer seyrettiği tablonun her fırça darbesini ezberlemiş olan şair, bir hayal hastası gibi gözlerini kapatır, renklerin gizlediği bu meydanın melodisini dinlemeye başlar. Evet işte yağmurun söndürdüğü kara bir kütüğe yaslanmış iki asker. Bunlar kan davalısı şimdi burada ölüyor olmasalardı, bir zaman gelecek, birbirlerini öldüreceklerdi. Ölümün birleştirdiği gençlerden biri sırtını kütüğe verip, başını da yanında duran kanlısının omzuna koymuş, bir eliyle yarasını kapatarak: “Biliyor musun seni öldürmekten vazgeçtim.” Diğeri, kararmış kütüğe yaslanıp, uzakları seyreder halde iki kolu yana düşmüş hafif tebessüm ederek ona dönüp: “Buraya ölmek için geldim ve ölüyorum.” Sonra yine başını hafif çeviriyor ve uzaklara çok uzaklara dalıyor. Diğer askerin başı onun omzundan kendi göğsü üstüne düşüyor. Bir yerde mıhlanan bir çift göz ve göğsünün üstüne düşen bir baş, hepsi o kadar. Uzakları, ufukları seyreden gözler, orada hangi yolcuları, hangi kervancıyı arıyor? Ne bekliyor? Göğüs üzerinde sallanan bir baş, neyi onaylıyor, neyi kabul ediyor? Ölüm sabit bir çift göz ve göğse düşmüş bir baştan mı ibaret? Şeker isteyen bir çocuğun bekleyen gözleri, babasından azar işiten bir diğerinin eğik başı. İşte ölüm...
Meydandan gelen kan dereciği çukura akmaya devam ediyor, çukurda kıyılara dizilmiş inlemekte, ağlamakta, sayıklamakta onlarca insan... Kan göleti, yağmurun da etkisiyle kıyılarda inleyenlerin omuzlarına kadar çıkmış, kimi cesetler kan göletinin yüzeyinde. Göletin kıyısında konuşmaya çalışan hırıltılı bir ses. Azap çektiği her halinden anlaşılan bu askerin aklı köyünde, annesinde. Biraz sonra kendisinin olacağı gibi cephede ölen babasının ardından kendisini bin güçlükle, namerde muhtaç etmeden büyüten annesiyle askere alınmadan önce incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten dolayı tartışmış ve kendisini kuzucuğum diye büyüten annesinden helallik istemeden askere gelmişti. Şimdi ise çektiği vicdan azabı acılarını hissettirmiyordu. Var olan bütün gücüyle kendini zorlayıp, hırıltıları arasında gözlerinden bir damla yaş dökülürken ağzından son nefes kadar tiz bir sesle tek kelime çıkıyor: “Anne!”
Çukurdan meydana doğru cesetler üst üste,alt alta... Bunlar arasında kalmış yaralı bir asker, sevdiğinin verdiği işlemeli beyaz mendili tam orta yerinden yaranın tam ortasına bastırırken ölüm halinin hayallerinde hep o mendili aldığı gün ve konuştukları. Her zamanki yerde buluşmuşlardı. Dakikalarca hiç konuşmamışlar, tek kelam etmemişlerdi. Bütün ayrılıkların verdiği o ebedi sessizlik halini yaşıyorlardı. Sonra kız, her ne kadar ağlamaklı bir halde olsa da yarın yolcu edeceği yarinin gözü arkada kalmaması için yüzüne yalancı bir gülücük makyajlayıp:
-Bak bu beyaz mendili senin için işledim. Köşelerinde isimlerimizin baş harfleri var. İşte Ömer’in Ö’sü Leyla’nın L’si... Ortada da bir gül var. Oralarda buna baktıkça kokladıkça beni hatırlarsın.
Ömer:
-Bu gülün rengi yok mu?
Leyla:
-Ona rengini aşkımız verecek.
Ömer aldığı mendilin işlemelerini parmaklarıyla okşayıp, harflerini heceledi:
-Ö,L
Ve gözleri aşkının renk vermesi gereken güle takılı:
-Peki
Dedi. Aşkın, dostluğun, sevdaların peki demekten ibaret olduğunu hissederek. Ve şimdi mendilin ortasındaki gülü, yarasının ortasındaki gül kızılı rengine ölesiye bastırıyordu. Mendilin kan kırmızı gülüyle Leyla’ya ulaşacağından emin. Biçare Leyla ise belki mendili aldığında fark edecek, Ömer’in kan verdiği, aşk verdiği, renk verdiği gülün uçlarındaki ÖL emrini ve anlayacak Ömer’in peki sözündeki sırrı. Elinde kanlı mendil, köy köy,sokak sokak dolaşacak. Gördügü her çocuğa Ömerim diye sarılacak kurdukları çocuk hayallerini hatırlayarak. Herkes ona deli diyecek. O ise herkese “peki.”
Artık güneş iyice belirmekte. Güneşin ağarttığı ölüm senfonisinde yatan on binlerce askerden biri silahının dipçiğini toprağa dayamış bir dizi de toprakta, ayağa kalkmaya, sanki bir sebepten dolayı toparlanmaya çalışıyor. Meydanı göz alabildiğince gören bir tepeden beyaz üniformalı, yaldızlı düğmeli, beyaz mendilli ellerini arkada birleştirmiş, dünyanın en harika görüntüsünü seyrediyormuş gibi heyecanlı, insan etiyle yoğrulan toprağa bakarak: “Muhteşem!” diyor. Hemen onun arkasında çerçevenin ucundan bir el, parmaklarının arasında bir hançer tutuyor ve onu da...
Bu sırada şairin elindeki kurşun kalem masanın üstüne düşüp, masanın bir ayağı kısa olduğundan dolayı meyleden diğer ucuna doğru yuvarlanıyor. Masanın diğer ucundan düşeceği anda saçlarından mürekkebi çekilmiş, ruhunun dinginliği bütün vücuduna yansıyan bir adam tahta kurşun kalemi tutup, şaire uzatıyor ve “Ölüm için insanlar ne az, insanlar için ölüm ne büyük sermeye değil mi?” dedikten sonra, masanın altına eğilerek, tahta koltuk değneklerini alıp var olan tek ayağıyla hayatın üzerine basa basa kahveden çıkıp gidiyor. Kahve kapısının sert çıkan sesiyle şaşkınlığından sıyrılan şair, hemen toparlanıp ocağın başına giderek parmağıyla iki çay işareti yapıp:
-Bedeli ney?
Kahvehaneci:
-Bedeli ödendi.
Şair;
-Kim ödedi?
Kahvehaneci;
-Dakikalarca aynı masada oturdunuz ve duvardaki tabloya baktınız. Daha biraz önce konuşuyordunuz.
Şair;
-Az önce çıkan adam mı?
Kahvehaneci:
-Evet!
Şair,koşar adımlarla kapıya yöneldi.Dışarı çıkarken kahvehaneye geldiğinde ruhuyla dağınıklığı arasında ilişki kurduğu saman çöplerinin suyun çekilmesiyle bir yerde toplandığını fark etti. Kapıyı açıp, sert çıkan bir sesle kapattı. Etrafa bakındı. Kimsecikleri göremedi. Aniden çıkan bir rüzgar, yağan kar tanelerini, beyaz toprak üzerindeki zayıf kar tohumlarını şairin yüzüne çarpıyordu. Şair, gözlerini kapatmış, ilerlemeye çalışırken, rüzgar geldiği gibi aniden kesildi ve şairin ayaklarının dibine, sol göğsüne yapışmış olan ıslanmış ve yıpranmış eski bir takvim yaprağı düştü. Şair takvim yaprağını eline aldı. Sağ alt kısmında yazılı olan şu satırları okumaya başladı:
“Ben kara bir topraktım. Öldüm... Yemyeşil çimenler, dallar, yapraklar, nebat oldum. Öldüm... Konuşan, düşünen insan oldum. Öldüm... Gidiş bu gidiş olduktan sonra artık ölümden korkum ne?
-Mevlana-
Şair, iki elini, avuçlarına melek tüyleri değecek şekilde yana açtı. Başını havaya kaldırdı girdiği bütün savaşlardan galip çıkmış bir çocuğun sevinciyle etrafında dönmeye başladı. Gökyüzünden umut yağıyordu. Şairin avuçlarına, gözlerine, dudaklarına, kalbine, kalbinin tam ortasına, ölmeyecek bir UMUT...
MURAT ÇERİ
»
1 Yorum
1"........................" cok guzel ama biraz uzun. Neyse idara ettik tesekkur ederımi BASARILARINIZIN DEVAMINI DİLERİM!!..
» Yorumu Gönder
|